Ara
  • Faruk YILDIZ

BİR PAZAR GECESİ(ÖYKÜ)


"Oğlum!..” derdi anası yalvarır gibi.

“Ser sobanın arkasına gasteleri, orda hallet işini...”

Lakin ne fayda... Recep bu, söz dinler mi? Soğuk falan anlamaz, her pazar akşamı yatma vaktine yakın dış kapının yanında alırdı soluğu. Kadıncağız bu defa daha bir içten söylemişti sanki. Recep haytaydı falan ama anasına da pek kıyamazdı. Bu defa, tam ikna olmuştu ki babası söze karıştı.

“Bırak hanım, bildiği gibi yapsın işte çocuk...”

Bu sözü fırsat bilen Recep hemen yerinden fırladı. Odadan çıkıp vestiyerdeki mavi hırkasını sırtına taktı. Ardından askılığın üstündeki dolaba uzattı elini. Eskiden olsa bunu denemezdi bile. Fakat artık büyümüş, babasının tabiriyle “koca eşek” olmuştu. Eeee... dörde başlamıştı bu sene. Boyu da uzamıştı iyice. Biraz da parmak uçlarına kalkınca kolayca dolaba yetişmişti işte. Eliyle göremediği eşyaları yokladı bir süre. Sonunda aradığını buldu. Boya kutusunu…Kaptığı gibi merdiven başında aldı soluğu. Hoplaya zıplaya, basamakları ikişer üçer atlayıp alt taraftaki sahanlığa indi. En alttaki basamaklardan birine oturdu. Sokak kapısının tam karşısına... Sahanlığa saçılmış ayakkabılar, hemen önünde duruyordu. Sanki hepsi onu bekliyor gibiydi.

Hava soğuktu. Hem de ne soğuk… Basamakta üzerine oturduğu kilim bile Recep’in üşümesine engel olamıyordu. Az önce dolaptan zor zahmet aldığı boya da bu soğuktan nasibini almıştı. Bir haftadır el sürülmediğinden iyice katılaşmış, hatta damar damar çatlayıp adeta bir taşa dönmüştü. Recep elindeki süngeri ne kadar sert bastırırsa bastırsın işe yaramıyordu. Boya süngere geçmiyor, bir türlü ayakkabılara sürülecek kıvama gelmiyordu. Bunun çaresini biliyordu Recep. Etrafı şöyle içten içe bir kolaçan etti. Sonra okkalı bir tükürük salladı katılaşmış boyanın üstüne. Hep olduğu gibi… Bu defa da işe yaramıştı. Bu özel ve gizli iksirle kaynaşan boya yumuşamış, nihayet sürülecek kıvama gelmişti.

Recep ilk olarak babasının ayakkabılarından başladı işe. Zaten kim olsa yerinde öyle yapardı. Daha ilk bakışta ilgiye en muhtaç olanın onlar olduğu kesindi. O gemi gibi, koca ayakkabıları eline aldı Recep. Tam süngeri ayakkabıya vurmuştu ki birden ortalık karanlığa gömüldü. Merdiven ışığı... Yine tam zamanında, zamansızca sönmüştü. Hareket edince kendi kendine yananlardan değildi. Böylesinin düğmesine, her iki üç dakikada bir basmak icap ederdi. Düğmeye eliyle basabilse işi kolaydı aslında. Durumu zorlaştıran Recep’in ellerinin dolu olmasıydı.Çaresiz yerinden doğruldu. Aslında ezbere biliyordu düğmenin yerini ama ilk seferde denk getirip bulmak zor işti. Neyse ki demir kapının buzlu camlarından içeri, her yanı turuncuya çeviren sokak lambasının ışığı vurmaktaydı. Recep bu yarı aydınlıktan istifade edip dirseğiyle düğmeye dokundu. Etraf yeniden aydınlanınca sanki vakitle bir yarışa girmiş gibi, hızlı bir ameliyeye girişti. Yumuşattığı boyayı süngere alıyor, artık iyice yıpranmış derinin üzerine hızlı hızlı sürüyor, gerektiğinde yeniden süngeri boyaya götürüyordu. Recep de biliyordu ki bunca gayret boşaydı aslında. Onca zaman uğraştığı bu ayakkabılar, yarın öğlene kalmaz yine eski haline gelecek ve hafta boyu da hep öyle kalacaktı. Şantiyede, bir duvarcı ustası ne kadar temiz tutabilirdi ki ayakkabılarını... Yine de boyadı Recep babasının ayakkabılarını.

Bir defasında anasına sormuştu “Boyamasam olur mu babamınkileri? “diye. Sormaz olaydı… Ne de çok kızmıştı anası. Herkesinki boyanacaktı, bir daha da böyle bir laf edilmeyecekti.

Nazlı’nınkilere geldi artık sıra. Sekizinden gün almış, sınıfının birincisi olan Nazlı’nınkilere… En çok da onlara özenirdi Recep. Zaten işi bitirip şöyle karşıdan bakınca en güzeli de o olurdu sanki. Bu defa fazla da işi zor sayılmazdı. Kardeşinin her davranışına, her eşyasına sirayet eden nezaketinden potinleri de nasibini almıştı. Neredeyse hiç kirlenmemiş, allı pullu bir mağaza vitrininde boy gösterecek kadar güzel duruyordu. Yine de şöyle bir üstünden geçirdi süngeri Recep. Küçük metal tokalara bulaşan boyayı da serçe parmağıyla temizleyince işini çabucak halletti.

Sıra kendi ayakkabılarına gelmişti. Lakin bu defa o kadar kolay değildi işi. Yağmur çamur demeden top teptiği, anasının tembihlerine rağmen bir türlü silmeye alışamadığı ayakkabılarına baktı Recep. Kuşkusuz boyaya bir tükürük daha koymak gerekti. Tükürdü, bolca sürdü boyayı. Bir daha, sonra bir daha... “İşte! “ dedi içinden. “Az, biraz bir şeye benzedi...”

İşe iyice kaptırmıştı kendini. Boyayı alıyor, elindekilere sürüyor, arada bir doğrulup dirseğiyle ışığı yakıyordu. Böylece daldığı bir anda, merdivenin tepesinden bir ses yankılandı:

“Receeep...Haydi oğlum, dondun iyice!”

“Tamam ana! ... Tek seninkiler kaldı. Bitiyo şimdi.”

“Boş ver sen benimkileri, onlara gerekmez...”

Hakkı vardı anasının. Ne boyaya ihtiyacı vardı ne de düzene sokulmaya. Artık kanıksanmış yeri olan kapı yanında, sahanlığın köşesinde duruyordu yarım topuk, modası geçmiş ayakkabılar. Yaz kış hep o köşede durur, sanki evi beklerlerdi. Kadıncağız zaten pek nadir dışarı çıkardı. Biraz da oğluna kıyamadığından eve döner dönmez eline bir bez alıp onları siler, Recep’e pek iş bırakmazdı.

Sonunda iş bitmişti. Recep bir çırpıda hizaya soktu ayakkabıları. Basamakları çıkarken boya kutusunun kapağını kapatıp sıkıştırdı. Merdivenin bitirmesine birkaç adım kala ışık yine söndü. “Uğraşmaya değmez” diye geçirdi içinden. Ara yerin ışığı az da olsa önüne doğru sızıyordu. Birkaç adımı böylece yürüdü. Eve girince ses çıkarmadan boyayı yerine koydu. Babasıyla Nazlı yatmış olmalıydı. Hemen banyoya geçti. Elleri ve ayakları buz gibiydi. Sıcak su ile bir güzel yıkadı her yanını. Havlu ile pijamalar önceden kapının arkasına koyulmuş olduğundan içi rahattı. Biraz yarım yamalak da olsa hızlıca kurulanıp hemen üstüne geçirdi pijamalarını.

Banyonun kapısını açınca soğuk hava kendini yine hatırlattı. Recep salona doğru seğirtti. Kapıyı açar açmaz alacakaranlıkta çekyata serili yatağı gördü. Sobanın arkasında dikilen anası eline aldığı yorganı iki yana açmış tutuyordu. Recep bir şey demeye gerek kalmadan anladı durumu. Bu gece sobanın yanında uyuyacaktı. Hemen şiltenin üstüne bıraktı kendini. Sobanın sıcaklığını taşıyan yorgan sıcak bir toprak gibi serildi üstüne. Bir el, yatakla etrafında hızlıca dolanıp yorganı sarmaladı vücuduna. En sonunda da alnına bir öpücük kondurdu anası. Sonra kapıyı kapattı yavaşça. Ardından da bir hayalet gibi sessizce holün ışığını söndürdü.

Recep bir defa daha karanlıkta kalmıştı. Odada yalnızca perdelerden sızıp tavana vuran o turuncu ışık vardı. Türlü türlü şeyler geçti aklından. Kiminin manasını, alakasını kendi bile bilmiyordu. Sonra birdenbire kafasını duvara vurmuş gibi hissetti.

“Eyvahhh...” dedi içinden. “Matematik ödevi… Ödevi unuttum!..”

Yüreği burkuldu sanki. Çaresizlik, yokuş aşağı yuvarlanıp yerini bulan bir taş gibi iyice içine oturdu. Kalkıp ışığı yaksa ödevini yapsa… Olacak iş değildi. Tavana vuran loş ışığa takıldı gözü. Tavanı değil de yatağı aydınlatsaydı keşke. Recep derin bir iç çekti. Gözlerini yumdu sonra. İlk gördüğü babasının ayakkabıları oldu. O okusun diye kir pas içinde kalan, bir o yana bir bu yana çalışıp duran ayakları… Başka şey düşünmedi, düşünemedi. Böylece bir eziyet içinde kıvranıp durdu uyuyana kadar.

Sobadaki odunlar devrilip kütürdedi sonra. Kara bir sinek vızıldadı portakal kabukları etrafında. Televizyon çıtırdadı...

Hâlbuki, verecek haberleri vardı.

“Yoğun kar yağışı nedeniyle tatil olan okullar” hakkında...

FARUK YILDIZ

#hikaye #öykü #farukyıldız

140 görüntüleme
This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now