Ara
  • Faruk YILDIZ

Rasim Bey'in Yıldızları(ÖYKÜ)


RASİM BEY’İN YILDIZLARI

Sabah ayazında varmıştım Ankara’ya. Trenimiz, buz kesmiş raylarda son defa gıcırdadığında artık inme vaktim gelmişti.

Günü, iş icabı gereken yerlere uğrayarak tüketecektim. Gece ise eski dostlarımdan birinde kalmaya niyetliydim. Zira Ankara’ya yapacağım bu ziyaret haberini aldığından beri buluşmamız için ısrar ediyordu. Direnmem pek mümkün değildi.

Trenden dışarı adım atar atmaz her yanı saran o sevimsiz soğuk, daha ilk anda iliklerime kadar işleyiverdi. Ne soğuk ama… "Şimdiden günü berbat etmeye yetecek" diye düşünmüştüm ister istemez.

Gardan çıkıp doğruca bir taksiye attım kendimi. Sonra da planladığım gibi gereken yerlere uğrayıp oradan oraya koşturdum tüm gün. Bu hengameye daldıkça saatler ilerliyor, ben de sabahki o soğuk karşılamayı bir kenara bırakmaya çalışıyordum.

“Güzel bir gün geçireceksin Ankara’yla…” deyip niyetimi düzelttiğimde saat neredeyse beşe ulaşmıştı. İş güç de bitmişti nihayet. Şimdi tek yapmam gereken sıcak bir yer bulup dostumla buluşacağımız vaktin gelmesini beklemekti.

Telefonum çaldı… Malum dostumuz arıyor. Lakin sesi bu kez mahcup.

“Kusura bakma” dedi.

“Gecikeceğim.”

Kızamadım… Bu yersiz gecikmenin benden çok onu üzdüğüne emindim çünkü.

“Merak etme.” deyiverdim.

“Oyalanacak bir şey bulurum sen gelene kadar.”

Gerçekten mi ?.. Söylerken ben bile inanmamıştım buna. Zira bilirdim ki Ankara, İstanbul’dan çok farklıdır. Hayat, bu gri şehirde hayli acele son bulur. Hele hava böyle soğuksa… İnsanlar mümkün olan en erken saatte evlerine çekilirler Ankara'da.

Yapacak bir şey yoktu...

Hacı Bayram yakınlarındaki mütevazı bir lokantada karnımı doyurup ardı ardına birkaç sıcak çay içtim. Bir gazete alarak baştan sona şöyle bir karıştırdım. Hava kararmaya başlayıp da şehrin ışıkları yanınca cesaretimi toplayarak en iyisinin yürümek olduğuna karar verdim.

Ağır ağır geçtim vitrin önlerinden. İşlerinden çıkmış, hızlı adımlarla evlerine dönen, tanımadığım insanları seyrettim. Kimisi hakkında hikayeler uydurup oyaladım kendimi. Sonunda Kızılay tarafına varınca artık gidecek bir yer kalmamıştı benim için. Mecburen bu civarda meşgul edecektim kendimi.

Meydanın kenarındaki banklardan birine oturdum önce.Üşüdüm. Yol boyunca insan görmeye doymuş gözlerimle vakit geçirecek, sakin bir yer aradım. Sonunda, az ileride kendi hâlinde bir pasajı gözüme kestirdim ve kalktım yerimden. Pasaja yaklaştıkça vazgeçer gibi oldum bir an. Ama devam ettim.

Ellerim cebimde; ne yaptığımı, nereye gittiğimi biliyormuşum edasıyla daldım içeri. Loş koridorda kısa, şirin bir yolculuk yaptım. Bu başıboşluğun beni nereye çıkaracağı merakı, o an için tek eğlencem sayılırdı. Fakat asıl sürpriz içeride bekliyormuş beni.

Bir resim sergisi…

Kendimi bir anda, öncesinde adını sanını hiç duymadığım bir dernek adına açılmış kendi hâlinde bir sergide buluvermiştim. Resimlerin sergilendiği, kirişlerle bölünmüş, genişçe salon hemen hemen boş sayılırdı. Benim gibi birkaç kişi vardı yalnızca. Onlar da dört bir yana asılmış tabloların bazısı önünde duruyor, bazısının da yanından hızla geçip bir diğerine doğru gidiyordu.

Doğrusu resim işlerinden oldum olası pek anlamam. Hele o soyut denilenlerin bende karşılığı yok gibidir. Lakin mekânın kendine has sükuneti, etrafta dolanan insanların çekingen ilgisi beni garip şekilde etkilemiş; bende sanki başka bir âlemin ortasına atılmışım hissi uyandırmıştı. Hâl böyle olunca çok geçmeden diğerleri gibi kendimi resimler arasında dolaşır hâlde buldum.

Çoğu, göze hoş gelen türdendi. Ama aralarından birine takılıp kaldım ister istemez. O hepsinden farklı gelmişti gözüme. Özellikle de ismiyle gördüklerim arasında nasıl bir bağ kurulmuş olduğunu çözememiştim.

“Dedem”

Adı buydu resmin. Oysa karşımdaki manzaranın bununla hiçbir ilgisi yoktu.

Gökyüzünü içine sığdıran, sayfasında yıldızları taşıyan koca bir kitap resmedilmişti tuvalde. Manzaranın tam köşesinde sırtı seyredene dönük, küçük bir çocuk vardı. Ufaklık oltasını yıldızlara uzatmış, öylece duruyordu. Çok güzeldi şüphesiz. Fakat ismiyle alakası, anlamı...

Bana sorsalar, tabloda bir “gece” ve hatta bir “rüya” anlatılıyor derdim.

Öylece resme dalmış, kendi kendime kurduğum bu bilmecenin sırrını çözmeye çalışıyordum. Biri arkamdan usulca yanaştı. Babacan bir sesle:

“Beğendiniz umarım…”

Geriye döndüm. Zayıf, kır saçlı, mütebessim bir çehre duruyordu karşımda.

Rasim Bey’le ilk karşılaşmamız işte böyle oldu.

Rasim Bey, yani “Dede” tablosunun ressamı…

Bir an, bana sorulduğunu bile anlamadığım bu suale boş bulunup:

“Çok beğendim ama ne anlatıyor pek çözemedim.” diye karşılık verdim.

Gülümsedi yaşlı adam. Ardından beni kıramayacağım bir nezaketle salonun köşesindeki ufak masasına, birlikte bir kahve içmeye davet etti. Dışarıdaki soğuk havayı ve dostumun yokluğunda birkaç saat daha sürecek olan yalnızlığımı düşününce, bu şehirde benim için bundan daha cazip teklif olamazdı. Birlikte, daha önce salonda var olduğunu bile fark edemediğim masaya geçtik. Kahvelerimiz de çok geçmeden hazırdı.

Doğma büyüme Ankaralıydı Rasim Bey. Vaktiyle babası Karadeniz’den çıkıp okumaya gelmiş bu şehre. Sonra da şartlar değişmiş yerleşmişler başkente. Tıpkı babası gibi uzun bir süre memuriyet yapmış. Ancak ta okul yıllarından beri meraklıymış resme. Hayatının hemen her döneminde bir hobi olarak yürütmüş bu işi. Fakat ne zaman ki emekli olmuş, işte o günden sonra resimden başka şey görmez olmuş gözü. Bildiği, sevdiği, anlatmak istediği ne varsa çizmiş; boyamış. Ara ara da kendi gibi, bu işe gönül vermiş dostlarıyla böyle sergiler açıyormuş artık.

Söz dönüp dolaşıp tanışmamıza vesile olan şu malum tabloya gelince Rasim Bey iştahla çocukluğundan söz etmeye başladı.

Söylediğine göre çocukken yaz tatillerinde sık sık dedesinin yanına, esas memleketine gidermiş. Bu ziyaretlerden ziyadesiyle memnun olan dedesi, Rasim Bey’in bir dediğini iki etmez; ona keyifli vakit geçirtmek için elinden geleni yaparmış.

İki şeyi çok sevmiş çocukken Rasim Bey. Biri pek beceremese de balık tutmayı, diğeri de geceleri uyumadan önce dedesinin ona okuduğu masalları. Bu iki şeyi öyle kendinden geçerek anlatıyordu ki bir an karşımdaki bu yaşını başını almış adamın nasıl bir çocuk olduğunu hayal etmekten kendimi alamadım.

O böyle konuştukça büyük aşk ile söz ettiği dedesinin adını bir resme vermesini anlamaya başlamıştım. Hatta resimdeki oltanın, kitabın sırını çözmek zor değildi artık. Yine de kısa sürede gelişen samimiyetimize güvenerek aklıma takılan şeyi sormak istedim.

“Peki efendim… Ya o yıldızlar?..”

Yüzüme bakıp yine o zarif gülümsemesiyle karşılık verdi.

“Yasin Bey… Siz henüz çok gençsiniz. Yaşınız ilerledikçe göreceksiniz. İnsan ne yaparsa yapsın geçmişe uzaklaşıyor. İnanır mısınız, size anlattığım o güzel günler sanki hiç yaşanmamış gibi… Rahmetli dedem ve dinlediğim masallar… Tüm hatıralarım artık yıldızlar kadar uzak bana... Hepsi hafızamın derinliklerinde bir yerdeler ama hatırlamak istedikçe uzaklaşıyor sanki…”

Sonra derin bir iç geçirip devam etti.

“Anlayacağınız… O yıldızlar benim hatıralarım.”

Ne diyeceğimi, nasıl karşılık vereceğimi bilemedim. Son sözleri öyle derinde bir yere işlemişti ki konuşup pot kırmaktan, saçmalamaktan korktum. Hatıralarından böyle hasretle söz eden birine verebileceğim bir teselli yoktu elimde.

Tam vaktinde… Telefonum çalıyor... Nasıl da hızla geçmişti zaman.

Rasim Bey’den müsaade isteyip dışarı çıkmadan evvel, son bir defa göz ucuyla baktım resme. Gözümden kaçan bir şey vardı. Onca yıldızdan yalnız biri, diğerlerinden daha parlak boyanmıştı sanki. Merak ettim fakat soramadım bu sefer. Hızla caddeye attım kendimi.

Nihayet gece yarısına yakındı ki kavuştuk dostumla. Doğruca eve gidip koyu bir çay demledik. Baktık başka türlü olmayacak, uykudan vazgeçip dayanabildiğimiz vakte kadar ayakta kalmaya, sohbet etmeye karar verdik.

İstanbul’a dönüş için tekrar gara geldiğimde hava henüz aydınlanmamıştı. Hemen ilk trene, yataklı kompartımanların birine bilet alıp döşeğime yerleştim.

Öyle uykusuzdum ki tren hareket ettiğinde uyumamış ancak rüyaya dalmış sayılırdım.

Gözlerimi kapamadan önce bir ara karşımdaki pencereye baktım. Gardan ayrılmıştık artık. Uzak tepeleri ve alacakaranlık gökyüzünü görüyordum şimdi. Hava usulca aydınlanıyor, yavaş yavaş kaybolan yıldızlar, yeni bir günün başladığını haber veriyordu.

Tıpkı o tablo misali…

Yıldızlardan birine gitti gözüm. Diğer hepsinden farklı, çok daha inatçıydı. Sanırım o, Ankara geçirdiğim bu unutulmaz hatıranın yıldızıydı.

Belki de bir başka hatıranın…

Zira en çok o parlıyordu…

FARUK YILDIZ


151 görüntüleme
This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now