Ara
  • Faruk YILDIZ

LÂ EDRİ


LÂ EDRÎ

“ Dünya bir oyun sahnesi. Ve bizler birer oyuncuyuz... Bütün erkekler ve bütün kadınlar...” W. Shakespeare “ ...

(ŞÖVALYE) – Ah..! Bu hâliniz... Ne kadar da utanç verici.

( DİLENCİ ) – Utanmak mı...? Hayır ! Siz... Kader hakkında gerçekten de çok az şey biliyorsunuz ...”

Genç adam, elindeki kağıtlardan en son bu replikleri okudu. Metni okumayı neredeyse bitirmişti. Ama aldığı rolden hâlâ nefret ediyordu. Uzandığı yerden kalktı. Yatağına ulaştı. Bu vakitte uyumak pek huyu olmasa da yarınki yolculuk için hazır olması, dinlenmesi gerekiyordu. Biraz zor olsa da uyumayı başardı. Sabah, verdiği sözü hatırlayıp kamçıladı kendini. Yataktan ancak böyle ayrılabildi. Neyse ki çantası hazırdı. Hızlıca toparlanıp kapıya yöneldi. Fakat kapıdaki manzara hızını kesmeye ve sinirlerini bozmaya yetiyordu. Karşı daire önündeki curcunaya; sayısı belirsiz, birbiri üstüne yığılmış ayakkabıların hâline alışmıştı zaten. Fakat bu sefer durum başkaydı. Genelde kendi hâlindeki o yığın arasından yıpranmış, kir pas içinde bir ayakkabı, genç adamın önüne uzanmış; adeta yolunu kesmişti. “Allah’ın belası...” diyerek içten bir şut çekti. Ucubeyi ait olduğu yere yolladı. Hışımla sokağa attı kendini. Yine de uzun süre teskin olamadı. Apartmanı, şehri, her yanı saran bu avamlık… Gün geçtikçe daha da huzurunu kaçırıyordu genç adamın. Hava alanına varınca biraz olsun sakinledi. Dostunu beklerken, meşgul ve mühim insanların koşuşmalarını seyretmek biraz olsun yüreğini ferahlatmıştı. ”Burada sonsuza kadar kalabilirim.” diyerek durumu özetleyince, hem kendini hem de az önce buluştuğu dostunu gülümsetmeyi başardı genç adam. Yol boyunca sohbet ettiler. En çok da katılacakları yarışmadan açıldı bahis. Gittikleri taşrada, işe yarar fotoğraflar çekeceklerinden ikisi de emindi. Uçaktan inip otele vardıklarında saat çoktan gece yarısını geçiyordu.

***

Genç adam bir türlü kendine gelemiyordu. Nerede, ne hâlde olduğunu anlaması hayli zaman aldı. Bir süre hafızasını yokladı. Aklına ilk gelen fotoğraf çekmek için seyahate çıkmış olduklarıydı. Ama gerisi… Halen bulanıktı. Olanları, karşısında oturan dostu anlatınca ancak hatırlayabildi. Aslında her şey yolunda gitmişti. Şehrin sokaklarını arşınlarken, içlerine sinen hayli fotoğraf yakalamışlardı ikisi de. İkinci gün, yakın köylerden birine gitmeye niyetliydiler. Yürüdükleri yolun bu kadar uzun süreceğini düşünmemişlerdi. Köye varmalarına ramak kala, genç adamın sabah beridir şikayet ettiği ağrıları şiddetlendi. Önce ikisi de pek aldırış etmemişti bu ağrılara. Fakat birkaç saat içinde genç adam iki büklüm olmuştu. Çaresizce yol kenarında beklediler bir süre. Sonunda yoldan geçen, minibüsten bozma, beyaz bir kamyoneti durdurup hastanenin yolunu tuttular. Doktor acele etmekten, apandisitten bahsetti. Bu sırada genç adam ameliyathanenin soğuk havasını çoktan solumaya başlamıştı bile. Hayal meyal hatırladı bu olanları. Kabullenmek zor da olsa bu hastane köşesine sıkışıp kalmıştı. Kendine geldikçe etrafa göz gezdirdi. Zevksiz boyanmış duvarlar, geçmek bilmeyen bir saat, küçük bir pencere ve beyaz bir kapı... Ufacık, sevimsiz, sıradan bir odadaydı. Yan tarafta bir ihtiyar yatıyordu. Ayak yanında da ihtiyarın ziyaretçileri vardı. Usulca sohbet ediyorlardı. Ne genç adam ne dostu… Konuşulan bu doğu lisanından tek kelime anlamadılar. Akşama doğru genç adam dostundan otele gitmesini istedi. Hastanede geçecek iki gün boyunca ara sıra yanına uğraması yeterli olacaktı. Öncesinde karşı çıktığı bu teklifi değerlendiren dostu, uykuya dalan genç adam ve ihtiyarı baş başa bırakıp çıkarken mırıldandı: “Talihsiz dostum. Yerinde olmak istemezdim…”

***

Ertesi gün etrafta dolanan seslere uyandı genç adam. Oda yine ziyaretçilerle dolmuştu. Dünküne benzer bir şekilde, ihtiyarın ayak ucundaki yerlerini almışlardı hepsi. İhtiyarsa sebebi belirsiz ve genç adam için artık can sıkıcı hâle gelen gülümsemesine devam ediyordu. Genç adam, sürekli kaçmaya çalıştığı bu tiplerden yine kurtulamamıştı. Kendine de kızıyordu. ”Burda işim neydi ki benim ! ” diye geçiriyordu içinden. Tam bu sırada ziyaretçiler arasından kırklarında biri, genç adamın yatağının ucuna oturmaya niyetlendi. “ Hey... Kalkar mısın, heyy...! “ diye gürledi genç adam. Ses tonu, ziyaretçiyi yerinden kaldırmaya yetti. Odadan çıkana kadar hem o hem de diğerleri genç adama bir kez bile bakmadı.

***

Dokuz ya da on yaşlarında olmalıydı. Kalın dudaklı, kavruk, çelimsiz bir erkek çocuğu... Ziyaretçiler giderken odada bu tarife uyan bir çocuk bırakmışlardı. Ufaklığın dikkatini, ihtiyardan çok genç adam çekiyordu sanki. Bunu anlamak için çocuğun bakışlarını takip etmek yeterliydi. Genç adam onun bu meraklı bakışlarını bir kaç manevra ile yakalamayı başardı. Kaçamak bakışmalar sayısız kere tekrarlandı. Öğleden sonra dostu çıkageldi. “Hâlâ kurtulamamışsın ihtiyardan ...” diyerek genç adama takıldı. Doktordan ihtiyarı başka odaya “şutlamasını” istediğini söyledi. Müsaade isteyip ayrılırken, genç adam da ayağa kalkmak için yardım istedi. Dostunu uğurladı. Yarın hastaneden çıkması gerektiğini kanıtlamak isteyen bir yürüyüşle odasına döndü. Yaşlı adam sessizce yatıyordu. Bu bir değişiklik sayılmazdı. Beklenmedik olan, kolları denizlikte pencereden dışarıya bakan ufaklıktı. Dostunun gelmesiyle, çocuğun pek de hissedilmeyen varlığını tam manası ile unutmuştu. Yatağına uzandı. Bir anda gelen uykuya teslim olurken gözleri hâlâ ufaklığın üzerindeydi. Yemekten sonra sabahki gibi ayağa kalkmanın kendisine iyi geleceğini düşündü. Yerinden doğrulmaya çabaladı. Birden yanında bitti ufaklık. Teklifsizce genç adamın kolundan tuttu. Pek güçlü sayılmazdı. Ama en azından ayakkabıları parmaklarına takıp genç adamın önüne getirmişti. Nihayet yerinden kalkıp odanın ortasına dikilince:

“Teşekkür ederim” diye boş bulundu genç adam. Ardından da kendine kızmış gibi omuzlarını silkti. “Önemli değil.”

Genç adamın gözleri fal taşı gibi açıldı bu cevabı duyunca: “Sen...Sen Türkçe biliyor muydun?” Bu, tıpkı eve gelen birine “Geldin mi?” demek kadar yersiz bir sualdi aslında. Cevabı gereksizdi ve öylece ortada kaldı… Sessizliğin hüküm sürdüğü vakitlere inat, küçük çocuk saatlerce konuştu. Neredeyse hiç susmadı. Gittiği okuldan, ailesiyle yukarıdaki köylerin birinde yaşadıklarından, dedesi iyileşince ata bineceklerinden... Genç adamı ilgilendirmeyen bu mevzulardan bahsetti durdu. Genç adamsa bazen odada dolanıp bazen de pencere önündeki sandalyelerden birine oturup zevkle dinledi ufaklığı. Hatta sorulan çocukça sorulara cevap vermek bile hoşuna gidiyordu artık. Bir ara küçük çocuk arkalarındaki dolabı gösterdi genç adama. Dolapta bazı eşyalar gördüğünden bahsediyordu. O an ihtiyarın sesi duyuldu. Ufaklık hemen yerinden fırladı. Dedesini daha iyi duymak için kulağını iyice yanaştırdı. İsteneni anlamıştı küçük çocuk. Dedesinin tarif ettiği gibi seccadeyi serdi. Bu arada genç adam da olacakları izlemek için yatağına uzandı... İhtiyar öncenin aksine hastaydı anlaşılan. Hareketlerinden kolayca belli oluyordu. Tebessümü bile kaybolmuştu. Hareket ederken çektiği ıstırap, artık yüzünü şekillendiren tek şeydi. Namazını bitirdi. Yatağına geri dönerken genç adamla göz göze geldi. O bildik tebessüm zor da olsa yine belirdi yüzünde. Bu defa genç adam da - belki de ilk kez - karşılık verdi. Ama İhtiyar bunu fark etti mi bilemedi. Çünkü yaşlı adam, zorla ulaştığı yatağına çoktan kendini bırakmıştı. Gözleri kapalıydı. Genç adam, ihtiyarın dudaklarındaki küçük kıpırtıları görmeseydi onun hemen uyuyakaldığına yemin edebilirdi. Küçük çocuğun hâli de değişti gitgide. Sandalyesini pencere önünden almış, yönünü dedesine doğru çevirmişti. Gözlerini yaşlı adama dikip öylece dalıp gitmişti.

***

Ufaklık yardım etmedi bu kez. Hatta öyle dalmıştı ki genç adamın yerinden kalktığını bile fark etmedi. Çocuğun bahsetmeye çalıştığı dolabı açınca, fotoğraf makinesi ve birkaç eşyasının gerçekten de orada olduğunu gördü genç adam. Dostunun bu ihmaline canını sıkmak istemedi. Pek huyu değildi. Ama bu defa bardağın dolu tarafı gözüne ilişti. Elindeki makineyle küçük çocuğun ilgisini çekmek, dedesinin durumuna bozulan moralini bir şekilde düzeltmek istiyordu. Pencereden birkaç fotoğraf çekti. Makinenin sesi sayesinde amacına ulaştı. Siyah, parlak gözler nihayet genç adama çevrildi. Bunu fırsat bilen genç adam, ufaklığı yanına çağırdı. Çocuk fotoğrafları, genç adam da onun hayret dolu hâllerini seyretti bir süre. Sonra işinden bahsetti. Tiyatroyu, başına gelenleri ve katılacakları yarışmayı anlattı. Nihayet makineyi küçük çocuğun eline bıraktı genç adam. Nasıl kullanacağını anlatmıştı ufaklığa. Çocuk, elindeki bir silahmışçasına temkinli ve ürkek görünüyordu. Fakat mutluluktan gözleri parlıyordu. Pencerenin önüne dikildi genç adam. Dağları ve eteklerine serilmiş küçük şehri seyre daldı. Arkasından gelen makinenin sesi silindi bir süre sonra. Bulanık düşünceleri arasında, bir zaman sonra kayboldu. İçini buruk bir merhamet duygusu kapladı. Ufaklığın aptal bir makineden bu denli mutlu oluşu, onu rahatsız ediyordu. Bu mutluluk bir mahrumiyetin eseriydi. Küçük yerlerdeki küçük insanlar… Ne de kötüydü talihleri. Ömürlerini bu yokluk içinde tüketeceklerdi. Kaçıp gitseler de pek şansları yok... Büyük şehirlerde küçük apartman dairelerine sıkışıp kalırlardı. Kaderleri işte bundan ibaretti... Manzarayı bozan bir yansıma göründü camda. Genç adam düşüncelerinden sıyrılıp arkasına döndü. Tanıdık bir sima tam karşısına dikilmişti. “Bu adam... Evet…Dün yatağıma oturan ziyaretçi...” diye geçirdi içinden. Gözleri hemen küçük çocuğu aradı. Ufaklık, davetsiz ziyaretçinin hışmına uğramıştı çoktan. Elindeki makineyi genç adama bırakır bırakmaz kapıya doğru koştu.Her şey bir anda, önceden planlamış gibi hızlıca olup bitmişti. Çocuk tek kelime etmeden ortadan kayboldu. Davetsiz misafir de çocuğun ardından çıkınca oda eski boşluğuyla doldu. İhtiyarsa zaten, öylece yatıyordu... Fakat gün boyu süren suskunluğunu geceye doğru bozdu yaşlı adam. Hırıltılı nefesi, boşa dönen bir değirmene benziyordu. Taşları arasına genç adamı ve zamanı almış bir değirmen... Ara sıra koridordan gelen kısa kahkahalarsa sabaha dek devam etti.

***

Bazen büyük bir hevesle beklenenler, beklenen etkiyi yapamaz. O sabah da bunlardan biriydi işte. Tüm hazırlıkların tamam olması, bunaltıcı geceden sonra derin bir uykunun çekilmesi... Hiçbirinin rahatlığı hissedilmiyordu. Tersine, garip bir suçluluk hissi vardı genç adamın üzerinde. Olanlar, pek de sevimli değildi. Anlaşılan önceki gün çıkıştığı ziyaretçi, intikamını küçük çocuktan almıştı. İhtiyar da ortalarda yoktu. Genç adam dolaptaki eşyalarını toparlarken içini kemiren bir merakla düşündü: “Belki de başka yere aldılar. Öyleyse kötü... Ufaklık... O noldu acaba ?” Aklında dolananlara bir cevap bulacakmış gibi arkasına dönüp birkaç defa odayı taradı. Bir işe yaramadı bu meraklı bakışlar. Hatta çıkarken odaya son kez bakmak, bir cevaptan ziyade merakını daha da arttırdı. İhtiyarın ayakkabıları hâlâ odadaydı. Koridorun sonuna gelince genç adam dayanamadı. Geceki kahkahaların geldiği yere yaklaştı :

“Günaydın... Şey... bir şey soracaktım.” Hemşirelerden biri isteksiz bir tavırla genç adama döndü.

“Şu, dün benim odadaki yaşlı adam... Hani ufak bir çocuk da vardı yanında...”

Akşamdan kalan sohbetin hâlâ devam ettiği belliydi. Hemşire yüzündeki gülüş izlerini bir anda sildi. Sapladığı bakışla hem sohbetini hem de genç adamın sorusunu yarıda kesti... Genç adam ve dostu hastaneden birlikte çıktılar. Çağırdıkları taksi kapıda onları bekliyordu. Minibüsten bozma, kendilerini hastaneye yetiştiren o beyaz kamyonet de dışarıdaydı. İki kişi kasasına çıkmış bir tabutu yere indiriyordu. Küçük çocuk da oradaydı. Hastane duvarına sinmiş, sabah soğuğuna direniyordu. Genç adam pek seçemiyordu. Ama gözleri yaşlı olmalıydı çocuğun. En azından yüreği buruk olmalıydı. En azından genç adamın yüreği kadar...

***

“... (ŞÖVALYE) – Ah! Bu haliniz... Ne kadar da utanç verici...

(DİLENCİ) – Utanmak mı...? Hayır! Siz... Kader hakkında gerçekten de çok az şey biliyorsunuz... Ne hayatımız ne kaderimiz ne de ismimiz... Hiçbiri seçimlerimden ibaret değildir. Ayaklarınıza böyle kapanmak için Tanrı’ya yalvardığımı hiç de hatırlamıyorum... ”

Küçük tiyatro salonu bu cümlelerle çınladığında ön sırada oturan, kıvırcık saçlı, sıska bir kadın salondaki herkesten daha dikkatle sahneyi seyretmekteydi. Oyun bitince arkadaşıyla tiyatro binasından çıktı. Müdavimi olduğu kitapçıya vardığında duyduklarının tadı hâlâ damağındaydı. Sıska kadın yığınlar arasından uzanıp gözüne kestirdiği bir dergiyi eline aldı. Kapaktaki siyah beyaz bir fotoğraf dikkatini çekmişti. Kaygılı, genç bir adamın yüzü tüm fotoğrafı dolduruyordu. Adam, bir pencereden dışarı bakıyordu. Camda ise bir ihtiyar ve sahipsiz bir çift ayakkabının yansıması vardı. Sıska kadın arkadaşına dergiyi göstererek :

“Şu fotoğraftaki adam...”dedi.

“Dilenci rolündekine ne kadar da benziyor...”

Dergi, fotoğrafı çeken küçük bir çocuktan bahsediyordu. Bir isim yazılmamıştı. Yalnızca, bir mahlas koyulmuştu fotoğrafın altına : “Lâ Edrî...”

***

Faruk YILDIZ

(Genç Kalemler Hikâye Yarışması Mansiyon Ödülü)

#edebiyat #farukyıldız #hikaye

27 görüntüleme
This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now