Ara
  • Faruk YILDIZ

PENCERE (ÖYKÜ)


PENCERE

“Sonbahara inat

gülümseyen her yaprağa…”

Onun hayatı, bir pencereden ibarettir... Orada nefes alır; gökyüzünü, kuşları ve yağmuru onun ardından izlerdi. Mevsimine göre yeşeren, sararan ve vakti gelince bir bir dökülen yaprakların hikâyesini, bu pencereden okurdu her gün...

Uzun zaman olmuştu bu eve taşınalı. Hatırlıyordu… Sakin bir güz vaktiydi ve sokaklarda yazdan kalma bir aydınlık her yanı sarmıştı. Eşi rahmetli Hüseyin Efendi, bin bir zahmetle yön yaka etmiş ve aileyi bu fakirhaneye yerleştirmişti o gün.

Ne de yorucuydu bu taşınma işi. Sahip oldukları bir avuç eşyayı, o daracık merdivenlere rağmen dördüncü kata çıkarmak, iyice tüketmişti ikisini de. Nihayet akşama doğru iş hafiflemiş, en azından son parça eşyayı da içeri almayı başarmışlardı. Hüseyin Efendi tam o sırada, daha yerini bulamamış sandalyeyi pencerenin kenarına yanaştırmış, bir bardak su istemiş ve biraz yorgunluğunu unuttursun diye havadan sudan konuşmaya başlamıştı. Bir ara da pencereden dışarıyı göstermişti Halime Hanım’a.

“Hanım gördün mü? Hemen yanımızda da bir okul varmış.”

Allah biliyor… Halime Hanım sırf Hüseyin Efendi’nin gönlü kırılmasın diye gülümseyerek karşılık vermişti bu söylediğine. Yoksa okul falan, pek umurunda değildi o gün. Neden olsun ki! İki oğulları da çoktan yetişkin çağa gelmiş, İstanbullarda kendi hayatlarını kurmuşlardı. Torunlar desen, seneden seneye yanlarına uğrar, vakti gelince de İstanbul’a geri dönerlerdi.

Seneler böylece tükenmişti işte bu evde. Yaşarken ağır ağır ilerleyen, geriye dönüp bakıldığında sanki hepsi bir anda olup bitmiş gibi duran, onlarca sene, bir bir geçip gitti gözlerinin önünden. Giderken de çok şeyi yanında götürdü. Önce Hüseyin Efendi… Zavallı adam yetmişine yakın, sessizce silindi bu dünyadan.

Birkaç seneye kalmadı… Bu defa Halime Hanım’ın dizlerindeki derman da çekip gitti Hüseyin Efendi’nin peşi sıra. Koca bir ömrün yükünü taşıyan ayakları, artık tutmaz oldu. Hissizleşti ve ihtiyar kadını bir taş gibi olduğu yerde kalmaya mahkûm etti. Artık bir karyolanın üzerinde, kalan günlerini tüketmeye mecbur olduğunu fısıldayıverdi hayat kulağına.

Kaç defa yalvardı oğulları.

“Bizimle gel ana...” diye.

Yapamadı Halime Hanım… Bunca zaman bağlandığı, duvarlarına hatıralarının sindiği bu evi bırakıp gidemedi bir türlü. Sonunda oğlanlar ısrarından vazgeçip mahalleden Fatma adında, bu işlerden anlayan bir kızcağız buldular, analarının yanına yerleştirdiler.

Sağ olsun Fatma merhametli kızdı. Gücü yettiğince ihtiyarın işlerini görür, bir dediğini iki etmez, kendilerine kurulan bu düzende çekip çevirirdi evi.

İhtiyarlık bu… Ne kadar kaçsa da istemese de peşinden koşar ve bir anda yakalar insanı. Vakit denilen o gizemli muamma, insanın sahip olduğu her şeyi bir bir söküp elinden almanın bir yolunu bulur mutlaka.

Bütün bunları kabullenmek, hayatın getirdiği ağır yalnızlığa alışmak başlarda çok zordu Halime Hanım için; fakat insan, yaşamanın bir yolunu buluyor ve önüne açılan yeni kapılardan öylece geçip ilerliyordu sanki.

İhtiyar kadın da bulmuştu tesellisini. Hem de tam zamanında. Aslında senelerce gözlerinin önünde, tam karşısında duruyordu. Hatta onu görmesi çok da zor sayılmazdı. Tek yapması gereken, o küçük pencereden dışarı bakmasıydı. Tıpkı rahmetli Hüseyin Efendi’nin vaktiyle dediği gibi…

Halime Hanım’a kalsa bunu da beceremezdi belki; fakat bir sabah, Fatma kahvaltı sofrasında, dikkatle ihtiyarın yüzüne baktı. Kızcağızın bir derdi olduğu, bir şeyler söylemeye çalıştığı her hâlinden belliydi. Sonunda dayanamadı Fatma.

“Halime teyze” dedi her zamanki gibi kısık bir sesle.

“İzin versen de şu karyolanı pencere kenarına taşısam.”

Yorgun bir gönül bir şeye alıştı mı ondan kolay kolay vazgeçmek istemez. İhtiyar dediğin inatçı olur; zira belli bir yaştan sonra değişmek demek, kaybetmekle aynı şeydir. Değişmek ölümdür, ayrılıktır, hasrettir çoğu kez…

Karyolanın olduğu yerden memnundu Halime Hanım. Duvarın dibinde, televizyonun karşısında her gün saatlerce oturup günü tüketmeye çoktan alışmıştı; fakat Fatma öyle içten söylemişti ki ihtiyar onu kıramadı.

“E haydi… Nasıl istersen öyle yap.” deyiverdi çaresiz.

Duyar duymaz yerinden fırladı Fatma. O incecik kollarıyla bir çırpıda koca karyolayı pencere kenarına geçirdi. Temiz çarşaflar serip sabun kokulu yastıklar koydu üzerine. Ardından yaşlı kadını hemen yeni yerine yerleştirdi.

En son hafifçe perdeyi araladı Fatma. İşte o vakit, bir anda değişiverdi her şey. Artık seksenine merdiven dayamış bu ihtiyarı yeniden hayata bağlayan şey, yani okul Halime Hanım’ın tam karşısında duruyordu.

Yaşlı kadın, ilk kez dikkatle baktı okula. Bir daha da gözünü alamadı… Evinin hemen yanında, beş katlı, sarı boyalı, kocaman bir binaydı burası. Vaktiyle bir hayırseverin yaptırdığını işitmişti. Olacak var ya, rahmetli adam inşaatın bitmesine yakın vefat etmiş de görememişti son hâlini.

Keşke görebilseydi… Keşke her sabah, hayat dolu çocukların bir zil sesiyle bu binaya doluşmalarını görebilseydi. Teneffüslerde bahçede neşeyle koşuşturan, gülüşen, gözleri ışıl ışıl parlayan bu çocukları keşke görebilseydi…

Halime Hanım artık görüyordu bu güzellikleri. Her sabah, bu manzarayı bulma ümidiyle gözlerini açıyor, her gece yine bu umutla dalıyordu uykuya. Çocuklar rüyalarına bile giriyorlardı bazen. Yemyeşil çimenler üzerinde, neşeyle koşuşuyorlardı etrafta. Hatta onu da katıyorlardı aralarına. İhtiyar kadın, onlar gibi çocuk oluyor, koşuyor, eğleniyor, gülüyordu… Sonra Hüseyin Efendi de çıkıp geliyordu yanlarına. Ne güzeldi her şey…

Bir cennet bahçesine düşmüş gibi uyanıyordu Halime Hanım öyle zamanlarda. Sanki bütün hastalıkları bitiyor, bütün ağrıları diniyordu bir anda. Hemen pencerenin kenarına geçiyordu. Fatma köpüklü bir kahve yapıyordu hemen. Radyoda hafiften türküler çalınıyordu ve yaşlı kadın dostlarını seyre dalıyordu saatlerce.

Hepsini ayrı ayrı tanıyordu. Mesela şu gözlüklü olanı. Ömer miydi acaba ismi… Belki de Ali’ydi…Ne fark eder! Hepsiyle dosttu işte. Ali bugün biraz durgun görünüyordu sanki. Belki de canı sıkkındı bir şeylere. Heh… Şimdi kalktı yerinden.

“Koş Ali koş!”

Ya şu ufak kıza ne demeli! Onunda adı Zeynep’ti mesela. Bu Zeynep, pire gibi maşallah. Derste de öyleydi zaten. Hocası ne sorsa parmağı havadaydı.

“Aferin ona!”

Saatler böyle geçiyordu işte. Ali’ler, Zeynep’ler, Mustafa’lar, Elif’ler… Halime Hanım artık seneler sonra bulduğu bu yeni dostlarıyla yaşıyor, onlarla ağlayıp onlarla gülüyordu her gün. Arada bir eline tespihini alıyor, ak saçlarını örten çemberini düzeltiyor, tülleri hafifçe aralıyor ve yeşil puslu gözlerini dikip onlar için dua ediyordu. İstiyordu ki hepsi vatana, millete hayırlı birer evlat olsunlar.

Evet…

Onun hayatı artık bir pencereden ibaretti. Belki çocukların hiçbiri bilmiyordu bunları. Hiçbiri tanımıyordu onu; ama yaşlı kadın hepsini biliyor ve tanıyordu.

Arada bir şöyle diyordu Fatma’ya,

“Onlar benim cennetimdeki dostlarım…”

Faruk YILDIZ


84 görüntüleme
This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now