Ara
  • Faruk YILDIZ

Uzakta



Hosua, ince parmaklarını gökyüzüne kaldırıp gecenin karanlığında ışıldayan yıldızlara dokunmaya çalıştığı sırada kabilenin diğer çocukları, hatta yetişkinler bile çoktan uyumuş olmalıydı.

Fakat Hosua…

Son birkaç gündür olduğu gibi bu gece yarısı da uzandığı yerden sessizce kalkıp düzlükten biraz uzağa, nehir kıyısına kadar gelmişti. İçini kemiren düşüncelerle baş başaydı yine. Onları bir türlü aklından atamıyor, kara gözlerini sürekli göğe doğru dikiyordu.

Bütün bu karanlık düşünceler aslında hep o uğursuz adam yüzündendi. Ormandan çıkıp geldiği gün, kabileyi büyük bir ateşin etrafına toplamış, onlara bütün gece türü türlü hikayeler anlatmıştı. Hosua o gece ilk kez bir gezgin görüyordu. Gözlerini kocaman açmış, büyük bir dikkatle her şeyi dinlemiş; kurtların, sırtlanların, ayı ve yılanların elinden nasıl kurtulduğunu düşünmüştü.

Gezgin, ormanın bir sonu olduğundan, nehrin bir yerde akmayı bırakıp kocaman bir suya kavuştuğundan, hatta orada başka insanlar gördüğünden söz ettikçe kabilenin çoğu bunlara inanmamıştı tabii. Hatta bazıları ormanın bu zavallı adamın ruhunu çaldığını söylemişti.

Hosua da onlar gibi düşünebilirdi. Fakat adam en son parmaklarını göğe uzatmış, karanlıkta arayıp bulduğu iki parlak yıldızı gösterip yaşlı bir kâhinden öğrendiği haberi herkese iletmişti.

“Artık vakit çok yakın.” demişti gezgin.

“Tanrı bizden sıkıldı. Bu yıldızlar… Bu iki yıldız birleştiğinde bu ormanın da sonu gelecek!”

Diğerleri buna gülüp geçse de Hosua bunu işittiği an göğsüne büyük bir korkunun yayıldığını duymuştu. Öyle ki sürekli bunu düşünmeye, sık sık, hatta güneş tepedeyken bile göğe bakıp yıldızları görmeye çalışıyordu. Onu bu gece nehir kıyısına getiren de işte yine bu korkuydu.

Derken, arkasındaki çalılıktan bir ses duydu Hosua. Yerinden sıçrayıp mızrağını kaldırdı. Ses giderek yaklaştı ve nihayet onu, ihtiyar İsuve’yi gördü. İhtiyar ağır ağır yaklaştı. Nehrin kıyısına, yanına oturdu.

“Korkuyorum” dedi Hosua. “Ya gezgin doğruyu söylüyorsa? Ya ormanın sonu geldiyse?”

Yorgun sesiyle,

“Bilmiyorum.” diye karşılık verdi ihtiyar İsuve.

“Bildiğim tek şey, yıldızların Tanrı’nın avcunda olduğu. Ve sen… Ne kadar istesen de onlara dokunamazsın Hosua. Zaten o yüzden dua ederiz.” dedi.

Hosua o gece yatağına dönüp nihayet derin bir uykuya daldığında yıldızlar gökte hâlâ parıldıyordu.

Ormandan çok uzakta, hatta gezginin bile bilmediği kadar çok uzakta, başka türlü bir adam vardı. O da aynı yıldızlara bakıyordu uzun zamandır. Düşünceleri karanlıktı. Sırf bu düşüncelerden bir çıkış yolu bulmak, sırf bu gece dua edip öyle yatmak için adına masa dedikleri bir ağaç parçasına dirseklerini koydu. Hemen yanında duran dumansız, sarı ışıklı bir meşaleyi yaktı. Eline, ucu siyah bir çubuk alıp önündeki beyaz şeye şunları yazmaya başladı:

“Hosua, ince parmaklarını gökyüzüne kaldırıp gecenin karanlığında…”

Adamın düşünceleri karanlıktı. Dünyaya bir hastalık yayılmıştı ve Çernobil yanıyordu!

FARUK YILDIZ


39 görüntüleme
This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now